FIKRALAR

•  Ağzı Yanmıyormuş

Hevık Oğlu Hacı Abdullah (Akdemir) Amca merhum, acı biberi çok sever ve çok yerdi. Bir gün kız kardeşi Gülsüm merak edip sordu. “Senin” dedi, “bu kadar acı biber yerken ağzın yanmaz mı?” Hacı Abdullah Amca öğündü: “Acı biber yemekle ağzım yanmaz. Fakat büyük aptes bozarken birazcık başka yerim yanar!”

 

•  Merdivenden Atacakmış

Hevık Oğlu Hacı Abdullah Amca'nın kızı Esma, Yunuslar Ailesinden Merhum Tevfik Şık ile evli idi. Bir ayağından sakat olan Tevfik Dayı, biraz da mollalığı olduğu için mahallenin gençlerine okuma yazma ve Kur'an dersleri verir, kendi halinde kıt kanaat geçinip giderdi. Kayınpederi ile komşu sayılırlar, ara sıra da birbirlerine darılırlardı.

Bu dargınlıkların birinde, Hacı Abdullah Amca, bir ara ağırca bir hastalığa yakalanmış. Biraz da evhamlı olduğu için vasiyetnamesini yazdırmış. Bu vasiyetnamenin maddelerinden biri de “ben ölünce, Topal Têfo (Tevfik) taziyeme gelmesin” şeklinde imiş. Çevredekiler vasiyetnamenin bu maddesine itiraz etmişler, “olur mu canım, damadındır, elbette ki taziyene gelir” demişler. Hacı Abdullah Amca daha da sinirlenmiş. Parmağını sallayarak “Allah'a yemin olsun ki, Tevfik taziyeme gelecek olursa, onu merdivenden atacağım” diye bağırmış.

•  Hayrat

Hacı Abdullah Amca, artık 80 yaşlarında bulunduğu sıralarda, 55–60 yaşlarındaki kızı Esma ile dertleşiyordu. O sıralarda eşini yitirmiş, çocuklarını evermiş bulunduğu için evinde yalnız oturmakta olan Esma, babasına bu halinden bahsetti. Kızına acıyan Hacı Abdullah Dede dedi ki: “Kızım, bak artık yaşlı sayılırsın. Elinde paran, altınların neyin varsa onları bana emanet et, vasiyetnameni de yazdırıp beni kendine vasi tayin et, hiç olmazsa sen öldüğünde, ben hayratını yaptırırım!..”

 

•  Çuvaldız

Hevık Oğlu Hacı Abdullah Dede, çocukluğunda her nasılsa paslı bir çuvaldız bulup eve getirmişti. O günden sonra ne zaman evdekilerle arası bozulsa, “çuvaldızımı verin, ben sizden ayrılıyorum” derdi.

 

•  Çünkü Onlar Mübarektir

Hevık Oğulları ailesine adını veren ve erkek evlat cihetinden nesli kesilmiş Maksud'un Musa (Musaê Mekhso) ailesinin kızı olan Havva, Melikler ailesinden İsmail'in hanımıydı. Gelini bulunduğu aileden kocasıyla birlikte dört beş kişi, Birinci Dünya Savaşına katılmış ve biri hariç, hepsi şehit olmuştu.

Mukri ailesinin gelini olan görümcesi Emine, ara sıra Havva ile ağız kavgası ediyordu. Kavgalarının kızıştığı sıralarda Emine, Havva'nın baba ailesine söverdi; Havva da Emine'nin koca ailesine söverek karşılık verirdi. Bir gün Emine dayanamadı, sordu: “Yahu” dedi, “ben senin babalarına sövüyorum. Sen ise kocamın ailesine sövüyorsun. Kayınlarımın ne suçu var? Sen de babamgillere sövsene!” Havva bu söze gururla karşılık verdi. “Senin babanın ailesine hâşâ! Çünkü o, şehit kocamın da ailesidir. Onlar, savaşa dört beş kahraman gönderip hepsini şehit vermiş mübarek insanlardır. Ben senin o çok sevdiğin kocanın ailesine söverek sana karşılık veririm” dedi.

 

•  Bir Kahramanlık Tablosu

Rus istilası sırasında, Anadolu ve Arabistan'daki birliklerimiz, Kuzeydoğu Anadolu'ya sevk ediliyordu. Bu sevkıyat esnasında, birliklerden birinde asker olan Mollanın Mehmet (Mıhê Mela) ailesine mensup iki kardeş, geçerken bir fırsatını bulup eve uğramışlardı. Evde bir gece kalıp dinlendikten sonra, ertesi gün yola devam edeceklerdi. Ama evde, hanımlarının asık suratıyla karşılaştılar. Merak edip bu tavrın sebebini sorunca, kendilerinden bile kahraman olan bu yiğit hanımlardan şu cevabı aldılar: “Düşman yurdu işgal etmişken, siz bizim yanımızda nasıl rahat edebilirsiniz? Eğer evde kalacaksanız, o tüfekleri bize verin, cepheye biz gidelim.”

Bu destanlık davranış karşısında söyleyecek söz bulamayan iki asker, birer soğuk ayran içip evdekilerle vedalaşarak yola devam ettiler. Babaları, kendilerini Sihac'a kadar uğurladı. Birkaç ay sonra iki kahramanın şahadet haberini getiren mektup zamanın muhtarı Mehmet Kâhya'ya gelmiş ve Ulu Cami'de okunmuştu.

 

•  Köpekler Yemiştir

Geçen asırda, Karaz'ın eşrafından olan Hacı Ömer Efendi zamanında, aynı zamanda dayısı oğlu bulunan Ali Kâhya muhtar olmuştu. Hacı Ömer Efendi çok zengin bir insandı. İki hanımla birden evli bulunduğu halde çocuğu olmamıştı. Dolayısıyla çok miktarda hayır hasenat yapardı. Bilhassa 1914–1015 felaketinde gelen göç dalgası esnasında muhacirlere yaptığı yardım dillere destan olmuştu. Halası oğlunun bu durumunu bilen ve kalabalık ailesini geçindirmekte zorluk çeken Ali Kâhya da onun malından gizli açık yemeyi ihmal etmezdi.

Bir keresinde Hacı Ömer Efendi bademlerini hasat ediyor, devşirilen bademleri de gözden ırak bir izbede yığdırıyordu. Burayı bir kendisi, bir de Ali Kâhya biliyordu. Hasat işi bitince Hacı Ömer bademleri eve taşımak için Ali Kâhya ile birlikte depoya gitti. Fakat bademlerin mühim bir kısmının aşırılmış olduğunu gördü. Bunu Ali Kâhya'dan başkasının yapmadığını anlayan Hacı Ömer Efendi ona dönerek “Oğul Ali, bu bademlere ne oldu dersin?” diye sorunca, Ali Kâhya cevabı yapıştırdı: “Olsa olsa bademleri köpekler yemiştir Hacı Ömer Ağa!..”

•  Sakalının Telleri Beni Dava Edecek

Abdülcebbar Emmi, Hezanlı Mehmet Selim Efendi'nin babası Şeyh Abdulkadir Efendi'nin müridiydi. Fırsat buldukça oraya gider, şeyhinin sohbetine katılır, akşam dönerdi. Soğuk bir kış günü gitmiş, köyün altındaki çeşmeden abdest alarak şeyhinin evine varmış. Çeşmeden eve varıncaya kadar da uzun sakalları buz tutmuş. Şeyh, Abdülcebbar Efendi'nin bu hâlini görünce, “Korkarım ki, şu donan sakalının her teli, beni öbür dünyada dâva edecek!..” demiştir.

•  Öyleyse Almıyorum

Hacı Hasan'ın Selahaddin Dayı, bir gün Diyarbakır'a gitmiş. Melik Ahmet Çarşısında gezerken, Sinoğlu Camiinin karşısındaki balcıları görmüş. Balı da o sıralar pek özlemişmiş. Balcının birine yanaşmış. Balcı, en iyi baldan bir çanak dolusunu, numune olsun diye vitrinde teşhir ediyormuş. Selahaddin Dayı, üç parmağını birleştirip bu bala banarak yedikten sonra,

—Bu nedir? Diye sormuş. Balcı,

—O baldır, demiş. Selahaddin Dayı bir avuç bal daha yedikten sonra,

—Bu bal ne kadar da tatlı… demiş. Balcı müşterisine nazik davranıyormuş:

—E, bal tatlı olur… demiş. Selahaddin Dayı bir avuç bal daha yemiş ve

—Bu balı kaça satıyorsun? Diye sormuş. Balcı,

—Kilosu on liradır, demiş. Selahaddin Dayı bir avuç daha bal yemiş ve

—Yedi buçuk liraya olmaz mı? Diye pazarlığa girişmiş. Balcı;

—Haydi, hatırın için dokuz lira olsun, cevabını vermiş. Selahaddin Dayı bir avuç bal daha yedikten sonra;

—Sekiz, sekiz… demiş. Balcı dayanamamış,

—Yahu zaten bir kilo bal yedin, haydi madem öyleyse sekiz olsun bakalım, diye çıkışınca, Selahaddin Dayı, çanağın kenarlarında kalmış az bir miktar balı da parmağıyla iyice sıyırıp yedikten sonra;

—Madem kızıyorsun, ben de almıyorum! Cevabını yapıştırmış ve oradan ayrılmış…

 

•  Cinli Ev

Bu siteyi hazırlayanlardan biri anlatıyor: “1992 Eylülüydü. Oturduğum tek odalı evden memnun değildim. Daha büyük, daha geniş ve daha müreffeh bir eve taşınmak istiyordum. O esnada Kaya'lardan Zekiye Teyze'nin evi, içindeki kiracı tarafından boşaltılıyordu. Alt katında bir samanlık ile üç ahırın, üst katında ise üç oda ile bir eyvanın bulunduğu bu ev, tam benim istediğim nitelikte bir evdi. Evi kiralamak için hemen harekete geçtim. Bu arada önceki kiracının hanımı, bizim hanıma “biz o evi cinler yüzünden terk ettik. O evde sabahlara kadar cin inilti ve mırıltıları kesilmez, beni dinlerseniz oraya yerleşmeyin” demesine kulak asmadan, hatta böyle bir ikazı dikkate değer bile bulmadan eve taşındık.

Eve yerleştiğimiz gece, bizim kayınvalide ameliyat olmuştu. Bu yüzden hanım, çocukları alıp babası evine gitmişti. Evde yalnızdım. Bütün gün eşya taşıdığım için yorgundum. Hemen ışıkları söndürüp eyvana uzandım.

Derin bir oh çekip dinlenmeye başlamıştım ki, derinden bir uğultu işitilmeye başladı. Önceleri dikkatimi çekmedi. Fakat çok geçmeden sesler çoğaldı. Bunlar, burnundan ağlayan insan seslerine, iniltilere, titrek böğürtülere benzeyen, nereden geldiği belli olmayan polifonik seslerdi. Yavaş yavaş sesleri merak ettim.

Tam o sırada önceki kiracının sözlerini hatırladım. Bir anda bütün tüylerim diken diken oldu. Bunların cin olabileceğine pek ihtimal vermiyordum. Fakat gene de korkuyordum. Ailem ve çevremdeki konumumdan ötürü korktuğumu belli edemezdim. Bir müddet nefesimin normale dönmesini bekledim. Sonra ne yapıp edip seslerin kaynağını bulmaya karar verdim. El fenerini alıp evin içini gezmeye başladım. Her gölge bana bir canavar gibi geliyordu. Her kuytudan üzerime bir cinin hücum edeceğini sanıyordum. Korkumun hududu yoktu. Fakat evi gezmekten de vazgeçmedim. En zorlu yerler olan samanlık ve ahırlara bile girdim. Hiçbir şey görmedim. Yoruldum. Zaten sesler de kesilmişti. Gelip eski yerime uzandım. Çok geçmeden sesler daha yoğun, daha heybetli ve daha ürpertici bir şekilde tekrar başladı. Gene kalkıp etrafı araştırdım. Bu hâl birkaç kez tekrarlandı.

Bir ara ben uzanırken, bu seslerle birlikte yüzüme un gibi bir tozun serpildiğini hissettim. Işığı yakıp bu tozu inceledim. Bu, sarı ince bir tozdu. Tavana baktım. Bir de ne göreyim; bu, tavandaki ceviz ağacından yapılmış kirişi oyan ağaç böceklerinin tırmalamasından savrulan tozdu. Tabii ki sesler de bu böceklerin tırmalama sesinden başka bir şey değildi. Bir anda korkum geçti. Ferahlayıp derin bir uyku çektim.

Ertesi gün bakkaldan bir kutu haşere ilacı alıp bu kirişe püskürttüm. Sinekler öldü. Esas gayem kirişin çürümesini durdurmaktı. Yoksa sineklerle meselem kalmamıştı. O gün evdeki “cinleri” öldürdüğümü ilan ettim. Bu olayı duyanlar meselenin aslını sormaya lüzum görmüyor, bana ermişlik ve velayet atfediyorlardı.”

 

•  Nasıl Hayalet Oldum

Gene aynı kişi anlatıyor: “1978 yılında çok sevdiğimiz büyükbabamızı kaybettik. Bu kayıp, ruhumda derin bir boşluk meydana getirmişti. Lise 3. sınıfta ve 16–17 yaşlarındaydım. Bir ara bende garip bir alışkanlık peydahlandı. Gece yarısında, büyükbabamın mezarına gider, sabah ezanına kadar orada bekler, düşüncelere dalardım. Bu hâl, aralıklarla 3 yıl kadar devam etti. Artık 20 yaşlarında ve üniversite 2. sınıftaydım. Bir yaz gecesi, üzerimde beyaz bir elbise takımı ile gene mezarlığa gittim. Her zamanki gibi düşüncelere daldım. Zaman geçti, sabah ezanı okundu, ben hemen ayrılmayıp biraz daha oturdum. Derken, karşı tepedeki evlerinden Mahmut Filiz'in hanımı Kerime Abla evinden dışarı çıktı. Bir ara mezarlığa doğru bakar gibi oldu. Ben, fark edilmemek için hareketsiz duruyordum. Sonra Kerime Abla kayboldu. Fırsattan istifadeyle oradan ayrılmak için yola çıktım. Daha 15–20 adım atmamıştım ki, Kerime Ablaların evinin önünde sekiz on hanımın silueti birden peydahlandı. Gene hareketsiz durdum. Bunlar bir müddet orada durduktan sonra kayboldular. Ben de eve geldim.

Aradan üç beş gün geçti ki bir söylenti yayıldı. Bu söylentiye göre, mahallenin hanımları, büyükbabamın mezarı başında beyazlara bürünmüş, ayakları yerde başı gökte bir şehid (hayalet) görmüşlermiş.

 

•  Çolo'yu Öldüreceğiz, Obruğa Atacağız

Têrkânlılar, başında erdem, sosyal ilişkiler, görgü kuralları ile mahalli kültürün geldiği alanlarda son derece bilgili ve ileri görüşlü insanlardır. Têrkân aksakallılarının her biri bu bilgileri hem çok iyi bilir hem de yeni yetmelere öğretmek için türlü yollara başvurur.

Geçen asrın başlarında, Karazlı “ Çolo ” isimli bir genç, Têrkân tarafından bir kız kaçırmış. Kaçırılan kızın babası da bu nitelikte bir zatmış. Kızın birkaç erkek kardeşi de varmış. Çolo kızı kaçırınca, başta Asaf Efendi olmak üzere, Karaz aksakallıları meseleyi tatlıya bağlamak için araya girmişler. Kızın babası da, çocuklarının dünya görüp yol yordam öğrenerek tecrübe kazanmalarını istiyormuş. Bunun için meselenin konuşulmasını çocuklarına bırakmış. Kendisi bir köşeye çekilmiş. Olup bitenleri gözlemlemeye başlamış.

Karazlılar meselenin çözümü için kız babasının evine gelmişler. Ricaya başlamışlar. Fakat kızın ağabeyleri “Çolo'yu öldüreceğiz, obruğa atacağız (Emê Çolo bıkujın, dı şıkêrkın ) diyorlarmış da başka bir şey demiyorlarmış. Olay uzun uzun konuşulmuş. Vakit öğleyi bulmuş. Sofra kurulmuş. Misafirler buyur edilmiş.

Yöremizde bir âdet vardır: ev sahibini bir konudaki talebe razı etmek için “sen talebimize evet demedikçe yemeğine el sürmeyiz” denir. Ev sahibi evinin izzetini düşünerek razı olur. Karazlılar da öyle yapmışlar. Asaf Efendi kızın ağabeylerine demiş ki, “bu meseleyi tatlıya bağlamadıkça sofranıza oturmayız.” Kızın ağabeyleri gençmiş, tecrübesizmiş. “İster yiyin ister yemeyin, biz Çolo'yu öldüreceğiz, obruğa atacağız” demişler. Asaf Efendi üzülmüş, “o zaman bize müsaade, atlarımızı çıkarın, biz gidelim” demiş. Gençler, “ister gidin ister gitmeyin, biz Çolo'yu öldüreceğiz, obruğa atacağız” demişler. Bunlar böyle deyince, Karazlılar gitmek için yerlerinden davranmış.

Oturduğu köşeden olayları izlemekte olan güngörmüş baba olaya müdahale etmiş, “Asaf Efendi, yerinize oturunuz, fatihanızı okuyunuz, yemeğinizi yiyiniz. Mesele kapanmıştır. Ben bu oğlanları belki bir şeyler öğrenirler diye serbest bıraktım. Ama beni mahçup ettiler” demiş.

 

•  Yâr Etmezmiş

Têrkân halkının henüz yerleşik hayata geçmediği çağlarda, Têrkân'dan bir genç, Karazlı bir kızı zorla kaçırmış. Bu husus, kızın babasını çileden çıkarmış. Öfkelenmiş. Meseleyi tatlıya bağlamak için araya girenlere “ben bu kızı onlara yâr etmem. Kaçıranları bulduğum yerde öldürürüm” diyormuş.

Bir gece kaçırılan kız bir fırsatını bulmuş. Kendisini kaçıranın uykuda bulunduğu bir sırada kaldıkları çadırdan çıkmış, kaçmış, Karaz'a varmış, babasının evine gelmiş. Kapıyı çalmış. Annesi kapıyı açmış. Kızını görünce hem sevinmiş, hem şaşırmış. Derken, bunların sesine baba da uyanmış. O da gelmiş. Kızını karşılamış. Önce biraz sevinmişler. Fakat zamanla babayı bir düşüncedir almış. Atını çıkarıp koşmuş. Binmiş, kızını karşısına almış. Şaşıran kızına demiş ki, “yavrum, sen artık bizim evde mutlu olamazsın. Senin mutlu olabileceğin tek yer, seni kaçıran adamın evidir. Haydi, sessizce atın terkisine bin, gidelim.” Yola çıkmışlar. Ambar Çayını geçmişler. Kız yol göstermiş. Çadırların olduğu yere gelmişler. Baba, “haydi kızım, yavaşça in, nereden çıktın ise, oradan çadıra gir” demiş. Kız öyle yapmış. Adam dönmüş.

Ertesi gün, etrafındakilere gene “ben bu kızı onlara yâr etmem. Kaçıranları bulduğum yerde öldürürüm” demeye devam etmiş. Aradan zaman geçmiş. Arabulucular araya girmiş. Mesele tatlıya bağlanmış. Nikâh kıyılmış, şerbetler içilmiş. Fakat herkes kız babasının çok katı davrandığını düşünüyormuş.

 

 

•  Muskanın Kerameti

Hüseyin Kılıç'ın babası, merhum Mahmut Kılıç'ın Hacı Höyüğü'nde (Gırê Haci) pamuk ektiği yılların birinde, şimdilerde iyi bir avukat olan torunu Veysi Kılıç yeni doğmuştu. Mahmut Dayı ailesiyle birlikte, ırmak boyundaki kepırlerde oturuyor, pamuk tarlasının bakımını yapıyordu. Bebek Veysi ise ihmal ediliyor, bakımsız kalıyor ve tabii ki sürekli ağlıyordu. Bir gün Veysi'nin annesi Saliha Yenge, kayınbiraderi Hüseyin Ağabey'e yüklüce bir para vermiş ve “git, Ambar'daki Mirogilin Molla Abdullah Hoca'ya bu parayı ver, bebeğe bir muska yazsın, bebek ağlamasın” diye tembihlemiş. Hüseyin Ağabey parayı almış, cebine atmış. Abdullah Hoca'ya gitmiş. Parayı ona vermemiş. Fakat bebeğin çok ağladığını, annesinin bir muska istediğini söylemiş. Hoca, muska yazmaya gerek bulunmadığını, bebeğin altının kuru, karnının tok tutulması ve annesinin gıdasına dikkat etmesi halinde ağlamayacağını söylemiş. Hüseyin Ağabey, dönmüş. Tutmuş bir kâğıda, hocanın söylediklerini yazmış. Muska diye bunu yengesine vermiş. Bu arada hoca'nın tembihlediklerini de anlatmış. Yengesi, muska sandığı bu kâğıdı yedi kat muşambaya sarıp bebeğin külahına asmış. Öte yandan kaynanası Hacı Hamide ile birlikte, hocanın söylediği gibi çocuğun altını kuru, karnını tok tutmaya dikkat etmişler. Gıdasına ve bebeğini emzireceği sütüne dikkat etmesi için, Saliha Yenge tarla bakımından muaf tutulmuş. Rahatlayan bebek ağlamayı kesmiş. Böylece, Hüseyin Ağabey'in yazmış olduğu muska daha bir kutsallık kazanmış.

 

•  Televizyonun Terbiyesizliği

Çakmaklı Mahallesi, Hevık Oğlu Hacı Mehmet Akdemir ile hanımı Hacı Hasibe'nin çocuklarıyla torunlarının oturduğu evlerden oluşan bir mahallemiz olup buradaki herkes aynı soyadını taşır. Mahallenin büyüğü sayılan Hacı Haydar Akdemir, 1978 yılında Kocaköy'e ilk televizyonu getirmişti. Akümülatör ile çalışan bu cihaz, Çakmaklı halkı tarafından büyük bir hayret ve şaşkınlık ile izleniyordu. Bir gece, TV'nin mahallenin hanımlarına tahsis edildiği saatlerin birinde, Büyük Anne Hacı Hasibe oturmuş, etrafında da gelinleri gelinlerinin gelinleri ve bayan torunları ile birlikte TV izliyorlardı. Üçüncü gelini Rahmetli Feride da ekranın sağ tarafında, kapının kasasına yaslanmış aynı işi yapıyordu. O esnada TV'deki aktör, sağ tarafına dönmüş konuşuyordu. Bu durumu görünce, gayrete yaman gelen Hacı Hasibe Nine, gelini Feride'ye dedi ki:

Helê Ferê, heline jı vırê! Hey Ferê (Feride), çekil oradan!

Ca bala khve bıdêke evi kuçıki Baksana bu köpek

çerg lı te mêze dıka! sana nasıl bakıyor!

Kayınvalidesinin bu uyarısı üzerine Feride de kızdı. Yumruğunu kaldırıp kaşlarını çatarak TV'deki herife şöyle bağırdı:

De de de Seni gidi

Pisê bı guyê bêno pis, necasetli, kokuşmuş

Vıla ezê verg lı koda devê te khım valla ağzının çukuruna öyle vururum ki

A ku tu bıbini kuçık gunene! Köpekten beter olursun!

Çok geçmeden ünlü sanatçılarımızdan biri, “Can Hatice” türküsünü söylemeye başlamış. Türkünün nakarat mısraları arasında da “Muah muah Can Hatice”sözleri yer alıyormuş. Bu durum bardağı taşıran son damla olmuş. Hacı Hasibe Nine küplere binmiş. Cihazı kapatmayı da bilmiyormuş. E ne yapsın, TV'deki adama epey söylendikten sonra, herifi susturmak için cihazı bir yorganla örttürmüş ve odadaki bütün bayanları dışarı çıkarttırmak suretiyle TV'deki sanatçının kızları ve gelinlerine bakmasının önüne geçmiş.

 

•  İkram Değil Feride Diyeceksin

Rahmetli Feride Yenge, hayatı boyunca eşi merhum Hacı Hüseyin'in ikinci bir evlilik yaparak kendisine kuma getireceği endişesi ile yaşadı. Eşini herkesten, hatta çocukları ve gelinlerinden bile kıskanırdı.

Bu çiftin de herkes gibi yaşları ilerledi, çocuklarını evermeye başladılar. Büyük oğulları Yusuf, “İkram” isimli bir hanımla evlendi, derken torunları olmaya başladı. Bir gün, karı koca artık namazlarını birlikte cemaatle kılmaya karar verdiler. Hacı Hüseyin imamlık ve müezzinlik edecek, Feride Yenge de cemaat olup ona uyacaktı. Bu kararlarından sonra Hacı Hüseyin imam oldu, Feride Yenge de cemaat olup ona uydu, birlikte kıldıkları ilk namazlarına durdular. Namazı büyük bir vecd ve huşu içinde kıldılar. Hacı Hüseyin selam verdi ve namaz bitiminde edilen duayı yapacak oldu: “Allahümme ente's-Selâm, ve minke's-Selâm, tebârekte ya ze'l-Celâli ve'l-İkrâm” dedi. Bu karmaşık duadan bir şey anlamayan Feride Yenge “İkram” adını duyunca dayanamadı, önündeki eşini yumruğu ile dürterek, “İkram gelinin olduğu için ona benden fazla önem veriyorsun öyle mi, bundan sonra namazda “İkram” demeyecek, “Feride” diyeceksin, yoksa seninle namaz kılmam, tamam mı!” diye bağırdı.

 

 

•  Sobayı Yakmak İçin…

Abide Ninemizin beyi, “Kako” lakabıyla bilinen Merhum Kerêgilin Hacı Abdullah (Kaya) Dede, 2022 sayılı Kanun kapsamında maaş alıyordu. Maaşının Diyarbakır'dan getirilmesi işini damadı Hacı Abdülmecit'e ısmarlamış, damadı da parayı almış. O zamanlar üç milyon lira tutan bu parayı getirip akşam Kako'ya teslim etmişti. Kako da parayı Abide Nineye vermiş, “al şunu sakla, lâzım olur” demişti. Abide nine de bu bir tomar kâğıdın olsa olsa sobayı tutuşturmak için lâzım olacağına karar vermiş ve sabah namazına kalkınca, sobayı bu kâğıtlarla yakıvermeyi ihmal etmemiş.

 

•  Ben Şimdi Nereden Geliyorum

Kako Hacı Abdullah Dede, İki evliydi. Birinci hanımı, Kendisinden yaşça büyük olduğu için ona “Abdullah” diye hitap eden ve kendisiyle ikinci evliliğini yapmış bulunan Merhum Vesile Yenge, ikinci hanımı da Abide Nine idi. Kako Abdullah Dede, 1960'ların başlarında hacca gitmiş. Döndüğünde hanımı Vesile Yenge, “Nani Evdıla, hacdan geldin mi?” Demiş. Hanımının kendisine “hacı” dememesine yaman içerleyen Kako, “Evdıla ne demek” diye bağırmış, “ben şimdi nereden geliyorum!..”

 

•  O Zaman Git Onunla Evlen!

Mustafa Kâhya oğlu Hacı Ali Dayı 'nın Hanımı Merhum Kheco (Hatice) Teyze saflık ve iyi yüreklilikte, Hacı Ali Dayı 'dan bile üstündü. Merhume, melek gibi bir ninemizdi. Bu ninemizin kulakları da biraz ağır işitirdi.

Bir gün her nasılsa bu iki mülâyim insanın tartışıp ağız kavgası edecekleri tutmuş. Hacı Ali Dede'nin o emsalsiz hilm ve yumuşaklığına rağmen, arada bir hiddetlendiği de olurdu. O sırada gazaba gelmiş, pür hiddet bağırıp çağırıyor, Kheco Teyze'ye veryansın ediyormuş. Kheco Teyze, gene de kavgaya taraftar değilmiş. Beyini yatıştırmaya çalışıyormuş. Demiş ki: “Lolo Heci , ne öyle bağırıp çağırıyorsun? Bak hemşerin Hacı Ahmet bağırıyor mu? Şurada, kulağımızın dibinde hanımı Hacı Saliha ile ne güzel geçinip gidiyorlar!.. Sen de onun gibi davransana…” Hacı Ali Dayı 'nın o gün kimseyi örnek alacak hâli yokmuş. Daha da sinirlenmiş. “Öyle mi, madem Hacı Ahmet iyi, sen de git onunla evlen!...” diye bağırmış. Kheco Teyze ağır işittiğinden, bu cümleyi pek anlamamış “hê-êê?” diye tekit ettirmiş. Hacı Ali Dayı daha da köpürmüş: “he-êê u kuzzukurt, madem iyi ise, git onunla evlen, dedim” diye tekrar bağırmış. Kheco Teyze “buuuy, buy, buy, küller başına dökülsün” diye Hacı Ali Dede'yi ayıplamış.

 

 

•  Çeşitli Yemek

Esma'nın Hacı Baki Dayı Merhum zeki, konuşkan, neşeli ve biraz da mucit bir zat idi. İlçedeki ilk lokantacı esnafı olan Mansur Tarhan'ın Kokulupınar'daki lokantasını ilk açtığı günlerin birinde, Hacı Baki Dayı'nın aklına yeni bir yemek icat etmek gelmiş. Hemen kızlarına emir vererek bir kazan dolusu sütü ateşe koydurmuş. Süt ısınırken, kızların önüne bir çuval da patlıcan yığdırıp onlara doğratmış. Bunları güzelce tuzladıktan sonra kaynamakta olan süte katmış. Kızları “baba, ne yapıyorsun?” diye sormuşlar. Hacı Baki Dayı “ben de Mansur gibi çeşitli yemek yapıyorum” demiş. Patlıcanları sütte pişirmeye başlamış. Patlıcanlar pişince, icat ettiği yemeği ateşten indirtmiş, hemen kendi sofrasına servis ettirip bir kaşık almış, berbat bir tadı olan bu lokmayı zar zor yutabilmiş ve “icat ettiğim yemeği kendim beğenmedim” demiş.

 

 

•  Ah Babam Sağ Olsaydı

Sabri PAMUK, Birinci Dünya Savaşı Gazisi Mehmet Çavuş'tan şöyle dediğini rivayet etmiştir:

“Sefere gittim. Çeşitli savaşlara girip düşmanla çarpıştım. Esir düştüm. Yedi yıllık esaretten sonra eve döndüm. Herkes etrafımda toplandı, bana hoş geldin demeye geldi. Gazi olduğum için bana oldukça fazla kıymet verilmeye başladı.

Babam Fakih'in Ahmet, yaşlıydı. Çok geçmeden vefat etti. O vefat edince, ben “artık evin büyüğü benim” diye içten içe böbürlenmeye başladım.

Babamın taziyesi bittikten sonra, bir gün bizim hanım geldi, “Mehmet, tuzumuz bitti” dedi. Ben savaş gazisiydim. Herkes kadrimi bilirdi, hanıma “Dımbıli Nuriye Teyze'nin evine git, bize tuz getir” dedim. Hanım gitti, Nuriye Teyze'den tuz istedi. Nuriye Teyze, evindeki tuzun yarısını verdi. Hanım bunu aldı eve geldi. Birkaç gün daha geçti. Bir gün bizim hanım gene geldi, “Mehmet, yağımız bitti” dedi. Savaş gazisi olduğum için nazım para ederdi. Hanıma, “hemen Mustafa Kâhya'ya git, bize biraz yağ göndersin” dedim. Hanım gitti, Mustafa Kâhya'dan yağ istedi. Kâhya, evindeki yağ ile kavurmayı bizim ile paylaştı. Bir müddet de böyle geçti. Bir gün hanım gene çıkageldi, “bey” dedi, “bitler bizi boğacak, sabunumuz yok” dedi… Ben, komşum Rahime Teyzelerde sabun kalıplarını görmüştüm. “Hanım, Rahime Teyzelere git, biraz sabun istediğimi söyle” dedim. Hanım gitti. Rahime teyze şefkatli insandı. Evdeki sabunun yarısını bize gönderdi.

Bu hal epey böyle devam etti. Ne zaman bir ihtiyacımız olsa, konu komşudan yardım gördük. Ama ihtiyaçların da sonu gelmiyordu. Bir gün hanım geldi, “Mehmet, başımdaki tülbent eskidi, saçlarım açıkta, namahremin içinde geziyorum” dedi. Ben o zaman babamın kıymetini anlayıp başımı duvarlara çarptım. Babam hayatta iken, bu ihtiyaçların hiçbiri benden istenmezdi. İhtiyaçlarımızın neler olduğunu bilmez, bunların nasıl karşılandığını düşünmezdim. O günden sonra çifte çubuğa başladım.”

 

•  Dinleri Başka Olunca

Mıhan Oğlu Hacı Hasan (Kılıç) Amca, kendi halinde, kimsenin işine karışmayan, çiftçilikle uğraşan bir amcamızdır. Okuryazar olmamakla birlikte, her yaşlı Kocaköylü gibi beş vakit namazını ihmal etmez, hanımı Hacı Sübhan Teyze ile birlikte Hicaz'a gidip hacı olmuştur.

Hacı Ahmet Oğlu Ali (Akdemir) ise her iki yazıda da okuryazar olup Kur'an okumasını bilir bir memur emeklisidir.

Bir gün bu iki arkadaş, bir iş için Elazığ'a giderler. İşleri bitmez, geceyi orada, bir otelde geçirirler. Sabah namazı için de bu kentimizin en büyük camii olan İzzet Paşa Camiine giderler. Abdest alırlar, sünnetleri kılarlar. Cemaat toplanır. Farzı cemaatle kılmaya başlarlar.

İmamlar, umumiyetle cemaatin hazırlıksız olabileceğini hesaba katarak zammı surelerde, içinde secde ayeti bulunan aşr-ı şerifler okumazlar. Ama o gün, her nasılsa İzzet Paşa Camiinin imamı, sabah namazının birinci rekâtında, içinde secde ayeti bulunan bir aşir okumuş. Secde ayetinin tilavetiyle birlikte tekbir alıp secdeye varmış. Cemaat da kendisine tabi olmuş. İmam, tilâvet secdesinden sonra ayağa kalkıp zammı surenin kalan kısmını okumaya devam ederek birinci rekâtı kılmış. Elazığ'daki cemaat Hanefi olduğu için, ikinci rekâtı da, kunut duasını okumadan kılmışlar. Namazı bu hâl üzere bitirmişler.

Namazdan sonra, rekâtın orta yerinde rükûsuz varılan secdeden bir şey anlamamış bulunan Hacı Hasan Amca, arkadaşı Aliye demiş ki: “Biliyor musun Ali, bu şehrin halkının hepsi Kızılbaş'tır. Dinleri bizimkinden farklıdır. Gördün mü, herifler namaz kılmasını bile bilmiyor. Ulan, insan secdeye öyle mi varır, Sonra Elau Meydini'yi (“Allahümmehdinî” diye başlayan kunut duası) da okumadılar. Ben bir daha bunlarla birlikte namaz kılmayacağım. Bu namazımı da kaza edeceğim.”

 

 

•  Allah mı büyük Yoksa Hacı Musa Dayı mı?

Hacı Musa Dayı merhum, 1950'li yılların başlarında hacca gidip gelmişti. Zaten pek munis ve sevilen bir zat olan merhum, hacdan da dönünce, saygınlığı büsbütün artmıştı. İşte o günlerde, henüz 6–7 yaşlarında bulunan Hacı Hasan Akdemir ile yeğeni Meryem bir yaz akşamı yataklarına uzanmış, aralarında şöyle konuşuyorlardı:

-Merê, sen Allah'a mı kurban olursun yoksa Hacı Musa'ya mı?

-Valla Heso, ben Allah'a kurban olurum, Hacı Musa'ya değil.

Hacı Hasan, dirseğiyle Meryem'e bir darbe vurarak konuşmaya devam etmiş:

-Kerêêê, ben Hacı Musa'ya kurban olurum, sen de ona kurban ol, Allah hacca gitmemiş, sen O'na kurban olma.

-Kero, Allah'a kurban olmazsan, Allah gözünü kör edecek senin.

-Kör ederse etsin, Hazime gözüme gırman (derman) koyar, gözüm iyileşir, ben gene Hacı Musa'ya kurban olurum.

 

•  Artık Tilki Gundorlarını Açmaz

Hacı Musa Dayı'nın oğlu Hacı Sait Dayı (Allah ikisine de rahmet eylesin), çocukluğunda öküz güderken, bir ara tilkiler için kurulan bir tuzak çeşidi olan gundorlara merak sarmış. Kocaköylü avcıların kurduğu bu tuzakları incelerken otlatmakta olduğu öküzleri ihmal etmiş, hayvanlar da komşuların ekili tarlasına girip ziraatı mahvetmiş. Ekin sahibi çocuk Sait'i azarlamakla kalmamış, onu babasına da şikâyet etmiş. Hacı Musa Dayı, oğlunu payladıktan sonra ekin sahibine, “Merak etme, bizim Sait artık tilki gundorlarına karışmaz” demiş.

 

•  Acaiiib!

Dalçiçek Ailesinin büyüklerinden Molla Abdulhalim Efendi son derece dindar, muttaki ve dinini yaşayan bir zat idi. Bir gün Derindere'deki bahçesine gittiğinde, o günlerde kanun kaçağı olan birkaç gencin, bahçesindeki kayısı ağacının meyvelerini yemekte olduklarını görmüş. Bu gençlerin dinen haram sayılan bu meyveleri nasıl yiyebildiklerine şaşıran Molla Abdulhalim Efendi “pekiii” demiş, “kışın ne yiyeceksiniz?” Gençler pervasızca cevap vermiş: “O zaman da bir keçini kesip yiyeceğiz…” Abdulhalim Efendi daha da şaşırmış ve şaşkınlığını şöyle beyan etmiş: “Acaiiib!”

 

•  Ezan Okununca

Molla Abdulhalim Efendi, bir Cuma gecesi, ertesi gün Diyarbakır'a inme hazırlığı yapıyormuş. Akşamdan denklerini hazırlamış. Ertesi gün Cuma olduğu için, Abdulhalim Efendi, sabah ezanından önce Karaz sınırlarının dışına çıkmak istiyormuş. Gece yarısı kalkmış, eşeğine yükünü yükleyip yola çıkmış. Fakat daha İso mıntıkasında iken, Karaz'da sabah ezanın okunduğunu işitmiş. Cuma namazını başka yerde kılmasının caiz olmadığına kanaat getiren Abdulhalim Efendi, oradan dönmüş, Diyarbakır seferini bir başka güne ertelemiş.

 

•  Arkası Yarın

Ömer'in Molla Mehmet (Mela Mıhemedê ‘Emo), birçok Karazlı gibi, Hezanlı Şeyh Mehmet Selim Efendi'nin müritlerindendi. Sık sık Hezan'a gider, şeyhinin sohbetine katılır dönerdi. Kendisi, şöyle bir olay anlatmıştır:

“Bir bahar günü Hezan'a gitmek için gece yola çıktım. Günün ilk ışıkları ile Hezan'a ulaştım. Köyün alt tarafındaki çeşmenin başında bir su içtim. O sırada iki hanım, çeşmenin yirmi adım kadar arkasında ayakta durmuş konuşuyordu. Birinin elinde iki boş testi, diğerinin omzunda ise dolu su kabı vardı. Yanlarından geçip köye girdim. O gün akşama kadar orada kaldım. Geç ikindi saatlerinde eve dönmek için köyden ayrıldım. Çeşmeye yaklaştığımda, o iki hanım hâla orada, sabahki ile aynı vaziyette konuşmaya devam ediyorlardı. Beni görünce ayrıldılar. Biri çeşmeye yöneldi, öteki köye. Bu arada biri, “evet bacım, şimdi geç oldu. Artık yarın devam ederiz” demeyi de ihmâl etmedi.

 

•  Tecrübeyle Sabittir

Ömer'in Molla Mehmet Hoca, Hezanlı Şeyh Abdülkadir Efendi'nin müridi idi. Şeyhine aşk derecesinde büyük bir sevgi ile bağlıydı. Uzun yıllar üstadının evinde kalmış, onun hizmetinde bulunmuş, şeyhinin çocukları Molla Mehmet Emin ile Molla Mehmet Selim efendilerin çocukluk ve gençliklerini görmüş, Mehmet Emin Efendi'nin kendi düğününde geçirdiği elim bir kaza ile vefat edişine şahit olmuştu. Yıllar geçmiş, devran dönmüş, Şeyh Abdülkadir Efendi Hakkın rahmetine kavuşmuştu. Bu olay, Molla Mehmet Hoca ile Abdülcebbar Emmi gibi eski müritleri derinden etkilemişti.

Bu arada Şeyh Mehmet Selim Efendi de genç yaşta babasının yerine geçmiş, birkaç gün sonra ilk teveccüh zikrinin yapılacağını da ilan etmişti. Ömer'in Molla Mehmet Hoca, büyük bir muhabbetle bağlı olduğu ve birçok hikmet ile kerametini gördüğü Şeyh Abdülkadir Efendinin yerine bu gencin geçmesini bir türlü içine sindiremiyor, onun şeyhlik edebileceğine aklı ermiyordu. Molla Mehmet Hoca, Mehmet Selim Efendi'nin şeyh olup olmadığını sınamak istiyordu. Teveccüh günü erkenden kalktı. Yoğurda ekmeğini doğrayıp bir güzel yedi. Abdestini aldı, vardı zikir dairesinde oturdu. Gözlerini yumup beklemeye koyuldu. Zikir başladı. Genç Şeyh Mehmet Selim Efendi kalktı. Müritlere çakıl dağıtmaya başladı. Mehmet Hocanın yanına geldi. Hoca, gözleri yumuk, herkes gibi çakıllarını almak için avucunu açtı. Şeyh, pençesiyle hocanın karnını kavrayıp çekiştirerek “Bunun içinde ne var Mehmet?” diye sordu. Mehmet Hocanın karnı o kadar ağrıdı ki can havliyle bağırıp kendini camiden dışarı zor attı. Diğer müritlerin gözü kapalı olduğu için olan bitenden bir şey anlamamış, Mehmet Hoca'nın çığlığını cezbe hâlinde atılmış bir nara sanmışlardı. Zikir bitti. Cemaat dağıldı. Mehmet Hoca kapıda bekliyordu. Derken Şeyh Mehmet Selim Efendi de çıktı. O zaman Mehmet Hoca “vallahi sen şeyhsin, billahi sen şeyhsin, tallahi sen şeyhsin” diye bağırmaktan kendini alamadı.

 

•  Ulan Hüso, Seyda mı Oldun?

Kanidisk Mezrasından Öğretmen Diyaüddin Akdemir Hoca anlatıyor:

“Köyümüzden yetişen din bilginlerinden Seyda Molla Hüseyin Efendi, çevresinde büyük saygı ve sevgi gören büyüklerimizdendi. Hoca, hayatını çeşitli merkezlerde talebe yetiştirmekle geçirmiş, ileri yaşlarında bir ara yolu köyüne düşmüştü. Herkes Molla Hüseyin Efendi'yi karşılamaya, elini öpmeye ve hayır duasını almaya gitmiş. Gidenler arasında, kendisinden çok daha yaşlı olan bir ninemiz de varmış. Nine hocayı görmüş ve büyük bir samimiyetle:

“Viii, Ulan Hüso, bu sen misin? Ulan Hüso, söylesene, seyda mı oldun ha? A komşular, baksanıza, bizim Hüso olmuş seyda. Ulan Hüso, ne tez seyda oldun?” Diye sevincini belirtmiş.”

 

•  Yıkanmış

Su sıkıntısı çekilen köylerimizin birinde, i ki köylü konuşuyordu. Biri diğerine sordu:

—Son yıllarda hiç yıkanabildin mi bari?

—Sorma, geçenlerde bir sabah uyandığımda çiy düşmüştü. Harmanlığa koştum ki ne göreyim, çimler ıpıslak! Hemen soyundum, ıslak çimlere bir uzandım, bir o yana, bir bu yana iyice ağnadım. Her tarafımı ıslattım. Tertemiz oldum!

—Be mübarek, su köpeği misin, ırmak kıyısındaki kurbağa mısın nesin böyle!

•  Temizlik

Kaynana gelinine seslendi:

—Kızım, hamuru yoğurdun mu?

—Evet, yenge.

—Üstünü örttün mü, yavrum?

—Evet yenge.

—Neyle örttün?

—Amcamın tumanıyla...

—Kızım, amcan ishal olmuş, altına kaçırmış, tumanı kirlenmişti.

—Amcamın tumanını kuruttum, iyice ovdum, silkeledim, hamurun üstüne öyle serdim.

—Aferin kızım, temizlik imandan gelir.

 

•  Güli Hanım ile Mir Mustafa Beg

Hacı Saliha (Akdemir) , ünlü çıkıkçı ustamız Merhum Atiye (Fatma) Teyzenin kayınvalidesi, Mir Halef Beg kızı Güli Hanım'dan dinlemiştir:

“Bir gün ağabeyim Mir Mustafa Beg ile yıllık ihtiyaçlarımızı karşılamak üzere Diyarbakır'a gittik. Alışverişimizi yaptık, dönüş yolu tedariki gördük, şehirden çıkmadan önce ağabeyim, “gel bacım” dedi, “sana bir fistan alayım.” Bir manifaturacıya gittik. Fistanlık kumaşların en güzelinden bir fistanlık kestirdik. Ağabeyim parasını verdi. “hayırlı olsun, güle güle giyesin” dedi. Fistanı aldık, yola çıktık.

On Gözlü Köprüde, şehre giden birkaç kişi ile karşılaştık. Ağabeyim bunlarla selâmlaştı, adamlar geçti. Ağabeyim, “Güli Hanım” dedi, “niye fistanını bunlara göstermedin, şimdi o fistanı sana benim aldığımı kim bilecek?!. Haydi dön bakalım, kendini tanıt, o fistanı sana benim aldığımı o adamlara anlat.” Ben şaşırdım. Ama ağabeyim çok ciddiydi. Çaresiz döndüm. Adamları çevirip, “Bakınız a kardeşler! Ben Güli Hanım'ım, Mir Halef Beg kızı, Mir Mustafa Beg bacısıyım. Bugün Ağabeyim Mir Mustafa Beg beni şehre getirdi, şu gördüğünüz fistanı alıp bana hediye etti” diyerek kumaşı gösterdim. Adamlar da nezaketen ilgilendiler, “maşallah” dediler, hayır uğur dilediler. Geçtik.

Biraz sonra bir çobanın yanından geçtik. Ağabeyim, buna selâm verdikten sonra, “Güli Hanım” dedi, “niye fistanını buna göstermedin, şimdi o fistanı sana benim aldığımı kim bilecek?!. Haydi dön bakalım, kendini tanıt, o fistanı sana benim aldığımı o çobana anlat.” Ben “ağabey, ayıptır, elin çobanına ne anlatayım” diyecek oldum. Ama ağabeyim dinlemedi, beni dönmeye mecbur etti. Ne yapayım, döndüm. Çobana seslendim. “Bak çoban kardeş, ben Mir Halef Beg kızı, Mir Mustafa Beg bacısı Güli Hanımım,. Bugün Ağabeyim Mir Mustafa Beg beni şehre getirdi, şu gördüğün fistanı bana hediye olarak aldı” diyerek kumaşı gösterdim. Çoban da ilgilendi, “maşallah, hayırlı uğurlu olsun” dedi. Geçtik.

Karaz'a gelinceye kadar kiminle karşılaştıysak aynı durum devam etti. Sonunda eve ulaştık. Ben çilem bitti sandım. Fakat nafile, ağabeyim fistanı kapımızın önündeki bir ağaca astırdı. Bana da “Güli Hanım, sokakta bekle gelen geçen herkese bu fistanı göstererek onu sana benim aldığımı anlat” dedi. O gün akşama kadar bizim sokaktan kim geçtiyse çevirip ona kumaşı göstererek “bugün Ağabeyim Mir Mustafa Beg beni şehre götürdü, şu gördüğünüz fistanı alıp bana hediye etti” dedim. Herkes gülerek “maşallah, helâl olsun şu ağabeyin Mir Mustafe Beg'e” dedi…”

 

•  Güli Hanım ile Hani Beyleri

Güli Hanım beg kızı olduğu için, Hani ve Şaklat beyleri tarafından “bibi” diye çağrılırdı. Kocaköy'de evli bulunan bu prenses, yaz aylarında, Hani beylerinin arazilerinin bulunduğu Ambar harabelerine taşınır, hem serin ırmak havasını yaşar, hem de baba arazisine nazırlık ederdi.

Bir gün Hani ve Şaklat beylerinden bazıları, Ambar'a gelmişler, bibileri Güli Hanım'a misafir olmuşlar. Yemişler içmişler, sohbet etmişler. Sonra kalkıp gitmek için Güli Hanım'dan müsaade istemişler. Atlarına binmişler, yola çıkarlarken bunlardan Mir Reşit Beg demiş ki “bibi, senden bir ricamız var.” Dul, yaşlı, şair ruhlu ve nüktedan bir insan olan Güli Hanım “namus hariç, ne ki isteseniz yaparım” demiş. Beylerin gülüşmelerinin arasında Mir Reşit Beg demiş ki “haşâ bibi, senin namusun bizim de namusumuzdur, ben diyorum ki, biz yola çıkarken, sen bizi bir şiirle övsen…” Bibi “hay hay” demiş ve bir yandan yapağı tararken, bir yandan da şu şiiri söylemiş:

Seriya Embar bı pırêze Ambar'ın üstü anızlıktır

Bıniya Embar bı pırêze Ambar'ın altı anızlıktır

Sıvarê mala bavê mın ketın rê, rêz bı rêze Babamgilin atlıları sıra sıra yola çıktı

Heyfa mın nahê lı vê heyfê Ben bir şeye yanmıyorum

Heyfa mın tê lı vê heyfê ku Şuna yanıyorum ki

Sıvarê paşîn kun bı pineye Arkadaki atlının arkası yamalı

Dev bı gırêzê Ağzı salyalıdır

Bu şiire şakacıktan sinirlenen Mir Reşit Beg, Güli Hanım'a Seslendi:

Lav Bibi, te viya jı ma go? Yahu Bibi, bunu bana mı söyledin?!.

Güli Hanım cevabı hemen yapıştırdı:

Ey la Bozoê Nalbend ez jı kê ra bêjım? Nalbant Bozo, sana değil de kime söyleyeyim.